Sanırım, çünkü sadece sanabiliyorum şu sıralar…
Sanırım, anlam yok.
Anlam yoktur. İnsanın arayışı, inşa ettiği kültürler, kimlikler ve sırtında taşıdığı aidiyetler; yalnızca içinde bulunduğu boşluğu doldurmak için icat ettiği hikâyelerden ibaretmiş gibi geliyor.
Ve ne ironiktir ki, insan bu hikâyelere inandığı ölçüde katlanabilir kendi varlığına; unuttuğu anda ise ağırlığı altında ezilir. Boşluk, taşınamayacak kadar ağır. En azından benim boşluğum.
Bu yüzden herkes gibi ben de kendime uygun bir yanılsama biçiyorum. Bilinç ve edindiğim bilgi bir lütuf değil; bunu belirtmek isterim. Bilginin korkunç olanıyla karşılaştım: sana bir şey ekleyen değil, senden her şeyi eksilteniyle. Bilgi, verdiğinin fazlasını alıyor; ama bu, öğrenmenin hemen ardında değil de öğrenmenin ötesine geçtiğinde başlıyor sanırım. Geriye, neye dayanacağını bilmeyen bir bilinç kalana dek devam eden bir alış süreci. Artık hiçbir şey kendiliğinden değil; her şey açıklanmış gibi, bu yüzden de hafiflemiş, hatta değersizleşmiş hissettiriyor. Anlamı yitirdiğim için değil; onu artık ciddiye alamadığım için yoruldum sanırım.
Yine de oyunu bırakmaya gücü yok insanın. Çünkü boşluğun kendisiyle karşılaşmak, onu doldurmaya çalışmaktan daha yorucudur. Bu yüzden umut icat edilir, anlam uydurulur, değerler kutsanır; hepsi, “bir hiçliği süsleme çabasının 50 tonu”.
Sonunda insan, ne bulduğu anlamlarla kurtulur ne de gördüğü anlamsızlıkla özgürleşir. Sadece şunu bilir: taşıdığı şey hayat değil, hayat fikridir.
Sonuç: İnsan, gerçeğe değil; dayanabileceği bir versiyonuna ihtiyaç duyar.
Edinburgh, Nisan 2026