20 Haziran 2026 - Bir cumartesi günü, geleneksel bir Britanya birahanesinde…

Sanırım depremden sonra üç yıl boyunca yüzlerce sayfa not tutmuşumdur.

İlk günlerden itibaren yaşananları, duyduklarımı, gördüklerimi, hissettiklerimi ve karşılaştığım her kurumsal süreci kayda geçirdim. Aynı olayları farklı zamanlarda tekrar tekrar yazdım. Bazı notlar öfkeyle, bazıları şaşkınlıkla, bazıları ise olaylara daha mesafeli bakabildiğim dönemlerde alındı.

Başlangıçta bunun kişisel bir ihtiyaç olduğunu düşünüyordum. Zaman geçtikçe fark ettim ki bu notlar yalnızca bir yasın ya da travmanın kaydı değil. Aynı zamanda bir kriz anında kurumların nasıl çalıştığını, nasıl çöktüğünü ve bazen nasıl görünmez hale geldiğini gösteren bir arşiv.

Bu nedenle bu yazı bir deprem hikâyesi değildir.

Bu metin kurumlarla hesaplaşma üzerine bir yazı olmaktan ziyade, bir kısmı özgüvensiz bir şekilde alınmış tarihsel bir nottur.

Kurumlar Neden Önemlidir?

Modern toplum, bireylerin iyi niyetleriyle değil, kurumların sürekliliğiyle ayakta kalır. Bu bize, böyle olmasını umduğumuz aksiyomatif bir çerçeve sunar.

Bir ambulansa bindiğimizde bizi taşıyan şey şoförün kişisel ahlakı değildir. Bir hastaneye girdiğimizde bizi koruyan şey doktorun karakteri değildir. Bir ölüm kaydı tutulduğunda güven duyduğumuz şey memurun vicdanı değildir.

Bütün bunların üzerinde işleyen kurumsal mekanizmalar vardır. Sosyolojinin temel önermelerinden biri budur: Toplumsal düzen, bireylerden çok kurumlar aracılığıyla üretilir. Bu yüzden büyük krizler yalnızca insanların değil, kurumların da sınandığı anlardır.

Deprem gibi olağanüstü durumlar, bir toplumun kurumsal kapasitesini çıplak biçimde ortaya çıkarır. Normal zamanlarda görünmeyen eksiklikler, kriz anında görünür hale gelir. Çünkü kriz, sistemin stres testidir.

Bir Kişi Nasıl Kaybolur?

Deprem sonrasında beni yıllardır düşündüren soru budur.

Bir insan enkazdan canlı çıkarılıyor.

Bir ambulansa teslim ediliyor.

Sonra kayboluyor.

Bu soruya bireysel bir hata üzerinden yaklaşmak kolaydır. Bir görevlinin ihmali, bir memurun dikkatsizliği, bir çalışanın yorgunluğu...

Fakat sosyolojik açıdan mesele bundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur: