Temel fizik denklemlerinin önemli bir kısmı zamana karşı simetriktir. Bir sistemin durumu ‘t’ anında tanımlanıyorsa, aynı yapı çoğu durumda ‘-t’ yönünde de matematiksel olarak geçerlidir. Doğa düzeyinde “geleceğe gitmek” diye ayrıcalıklı bir operasyon yoktur.

Zamanın yönlü görünmesi daha çok entropik süreçlerin sonucudur: düşük olasılıklı düzenli durumlar, yüksek olasılıklı düzensiz durumlara dönüşür.

Yani fiziksel zamanın amacı yoktur; yalnızca durumsal dönüşümü vardır. İnsanın yaşadığı zaman ise farklı çalışır. Çünkü bilinç bir kayıt mekanizmasıdır. Bellek geçmişi biriktirir, beklenti geleceği simüle eder.

Böylece zihin, olayları yalnızca sıralamaz; onları teleolojik bir yapıya yerleştirir: neden oldu, neye hizmet ediyor, nereye gidiyor?

Amaç burada motivasyon değil, zamanı sıkıştırma algoritmasıdır. Amaç olduğunda, çok sayıdaki olası gelecek azaltılır. Sistemin serbestlik derecesi düşer. Karar maliyeti azalır. Zaman daha yoğun ve daha hızlı deneyimlenir. Ama bunun bir yan etkisi vardır. Amaç, zamanı araçsallaştırır. Her an yalnızca sonraki duruma geçiş fonksiyonu hâline gelir. Bu durumda şimdi, kendi başına bir durum olmaktan çıkar; bir ara değişkene dönüşür. Buradaki paradoks şudur: Yüksek amaçlı sistemler kısa vadede verimlidir ama uzun vadede kapanma üretir.

Çünkü amaç ne kadar katıysa, sistem alternatif durumlara o kadar az geçebilir. Felsefi düzlemde bu, varoluşun tek bir gelecek konfigürasyonuna indirgenmesidir.

Dolayısıyla cümle tersine çevrilebilir: Zaman amaçsız olduğu için hapishane değildir. Zamanı yalnızca amaç üzerinden organize etmek hapishane üretir. Çünkü teknik olarak özgürlük, sonsuz seçenek demek değildir. Özgürlük; sistemin kendi durum uzayını tamamen kapatmamasıdır.

İnsanın problemi zamanın akması değil.

Her anı yalnızca bir sonraki ana optimize eden bir mimari içinde yaşamasıdır.

Zaman nedir peki?

Zaman, bir referansın üzerine anlaşılmış başka bir referanstır. Daha farklı söyleme zahmetine girersek: Zaman bir nesne değil, olaylar arasındaki düzen ilişkisini tanımlamak için kurulmuş bir yapıdır. Bir uzunluğu cetvelle ölçebiliriz çünkü cetvel ile nesne aynı uzamsal düzlemde karşılaştırılır. Ama zamanı ölçerken zamanın kendisini ölçmeyiz. Her zaman başka bir süreci ölçeriz. Bir sarkaç salınır.

Bir gezegen döner.

Bir atom geçiş yapar.

Sonra bu süreçlerden birini sabit kabul eder ve diğer süreçleri ona göre ifade ederiz. Bu yüzden zaman, doğrudan verilmiş değil; operasyonel olarak kurulmuş bir büyüklüktür.

Burada iki köklü yaklaşım ortaya çıkar. Birincisine göre zaman kendi başına vardır; olaylar onun içinde gerçekleşir. Bu yaklaşımda zaman, uzay gibi bir taşıyıcı ortamdır. Olaylar gelir geçer ama zaman kalır.

İkinci yaklaşım ise daha radikaldir: Zaman diye bağımsız bir şey yoktur; yalnızca olayların birbirine göre sıralanması vardır. Eğer evrende hiçbir değişim olmasa, zamanın geçtiğini söylemenin de anlamı olmazdı.

Modern fizik ilginç biçimde bu gerilimi çözmedi; daha da derinleştirdi. Görelilik ile birlikte zaman mutlak referans olmaktan çıktı. İki olayın aynı anda olup olmadığı artık gözlemciye ve hareket durumuna bağlı hâle geldi. Burada önemli olan sonuç şudur: Zaman evrenin üzerinde akan evrensel bir nehir değildir. Sistemin geometrisinden çıkan bir parametredir.

Zamanın akışı matematikte pek görünmez. Akış hissi yerine yalnızca durumlar ve bu durumlar arasındaki ilişkiler vardır. Bu noktada şu soru kaçınılmaz olur: Eğer zaman bir referans sistemi ise, referansın kendisi neye dayanır?

Dostlarım ve bu yazı okuyan dostlarım, cevap rahatsız edicidir: Başka referanslara.